Bela paratoneri – 5

30’uma yaklaşırken yeniden okumaya başladım diye insanlıktan çıktım sanıyordum. Okulun kendiliğinden yoğunötesi giden temposuna iş ve staj eklenince, içine düştüğüm durumu tanımlayacak kelimeleri bulamıyorum. Hal böyle olunca, insan olduğumu kendime hatırlatmak için, okul daha ara tatile girmeden “Kesin yola gitmeliyim ama nereye gitmeliyim?” diye düşünmeye başladım. Sonra kendi kendime dedim ki “Sen öğrencisin, küçük düşün.” Günübirlik gidebileceğim ama laf olsun diye de gitmiş olmayacağım, gerçekten gitmek istediğim yerler arasında bir yer olmalıydı. Basamaklı kariyer hedeflerine ulaşmanın hayattaki her şeyden önemli sayıldığı işimden ayrılmadan önce, arkadaşlarımla GAP turuna niyetlenmiştik birkaç defa. Birinde Suriye’de olaylar patladı, gitmeye hiçbirimiz cesaret edemedik. Sonra bir aralar İstanbul doğudan daha güzensiz hale geldi, “Amaan hadi gidelim! Sanki burada can güvenliğimiz mi var?” dedik. Turlara bakmaya başladık. GAP turlarının geneline nazaran daha kısa süreli ve daha az kapsamlı olan bir tanesinde karar kıldık, Süleyman Şah Türbesi olayı çıktı. Yine vazgeçtik. Bunları düşünen bir insan normal şartlarda “Tamam ya, olmuyorsa olmuyor. Çok da zorlamamak lazım.” der, peşini bırakır. Benimse, okul tatile girince gidebileceğim yerleri düşünürken aklıma ilk gelen yer Gaziantep oldu. Neden? Çünkü normal düşünemiyorum.

Bir arkadaşıma da dedim. Anlaştık ettik, sabah gidip akşam dönmeli düzende biletlerimizi aldık. Gün aymadan uçağa bindik. Çantamı, montumu yerleştirdim. Tam kendimi de koridor kenarındaki yerime yerleştiriyordum ki… KÜT! Kafama valiz düştü. Evet, benim başımın üstündeki değil, karşı çaprazda bulunan kendi başının üstündeki yere kabin boy valizini koymaya çalışan adam elinden kaydırıp kafama indirdi. Teknik olarak pek de mümkün olmayan fizik kurallarına aykırı bu olayın nasıl gerçekleştiğini anlayamadan arkama döndüm, adam “Pardon!” dedi elini kaldırarak. Pardon mu? Kafama valizin düştü abim, kol çantası değil ki. Neyse, kafamın acısıyla oturdum yerime. Uykusuz başlayan gün, uykusuz bir yolculukla devam etti. Orada kaybedecek zamanımız yok diye her şeyi önceden düşündüğüm için, kahvaltı yapabileceğimiz yerlere de önceden bakmış ve en memnun kalınanı gözüme kestirmiştim. Havaalanından yarım saat gibi bir sürede şehir merkezine ulaştık. Oranın kendi toplu taşıma kartından aldık. Otobüse bindik, kahvaltıcının önünde indik. Ta-ta-ta-taaaam! Tabelanın üstünde “TAŞINIYORUZ” yazısı, mekanın önünde marangozluk işlerle iştigal eden birkaç adam karşıladı bizi. Yorgunduk, uykusuzduk, zamanımız yoktu ve hepsinden acili, karnımız açtı. Pes etmedik, oradan geldiğimiz yere geri dönüp ikinci alternatifimiz olan kahvaltıcıya gittik. Otobüste, oturduğum koridor kenarı yerimde oturmuyormuşum gibi takılan bir amca, arkaya ilerlerken suratıma çarptı. O çarpmayı hissetmemiş olamazdı ama nedense ben “Yuh artık ama ya!” diye hayal kırıklığıyla ünledikten sonra dönüp “Kusura bakma kardeş” seviyesine ilerleyebildi. Demek ki insan olduğumu sadece kendime değil, başkalarına da hatırlatmam gerekiyordu. Ders alındı, kahvaltı yapıldı.

Henüz başımıza geleceklerden bihaber olduğumuz için ilk olarak çok methedilen Zeugma Mozaik Müzesi’ne gitmeye karar verdik. Zaten biletleri satın aldıktan sonra fark ettiğim üzere, yolculuğumuz pazartesi olacağı için çoğu müze kapalı olacaktı. Neyse ki bu müze açıktı ve “Zaten hepsi açık olsa da gezecek kadar vaktimiz olmayacak.” diye kendimi ve arkadaşımı teselli edecek kadar Polyanna’ydım. Neticede, Paris’e gidip Louvre Müzesi’ni görmeden dönmüş insanım. Antep’teki Hasan Süzer Etnografya Müzesi’ni görmeden evime dönsem kendime çok ayıp etmiş olmazdım herhalde. Gezmeye gitmiştik. Mozaik Müzesi, merkeze çok uzak değildi ve ben yürümeyi seviyordum. “Yolda da bir şeyler görürüz belki” saflığıyla ve haritalar uygulamasının yardımlarıyla yürümeye başladık. Bir süre sonra kendimizi; kapılarının üstünde Kabe resimleri ve Arapça yazılar olan çoğu yıkık dökük, bazısı tamamen yıkık evsi yapıların bulunduğu, kamyoncuların ve cep telefonundan yüksek sesle müzik dinleyen garip erkek gruplarının fink attığı, asfaltsız, buram buram kömür kokan bir yerde bulduk. Günün tamamında, neredeyse gittiğimiz her yerde insanların tuhaf bakışlarına maruz kalmıştık zaten ama burada maruz kaldığımız bakışlar yalnızca garip değildi. Daha ziyade ürkütücüydüler. Zamanda yolculuk yapıp otuz yıl öncesine ışınlanmışız hissi veren o yerden hızlıca geçip, başka bir şehirden bütün olarak getirilip oraya bırakılmış izlenimi veren, çevresiyle hiçbir yönden alakası veya bağı yokmuş gibi gözüken müze binasını gördük. Koşar adım bilet gişesine vardık. Giriş bileti, öğrenci ve tam fark etmeksizin 15 TL, öğrenci müzekart ise 20 TL’ydi. Uzun zamandır, zaman aşımına uğramış müzekartımı yenilemeye bahane arıyordum. Bundan güzeli olamazdı. Şansım dönmüş, fırsat ayağıma gelmişti. İşte buydu be! Ben böyle sanadurayım, gişedeki görevli genel bilgilendirme yaparken “İndirimli müzekart satmıyoruz biz artık. Dilerseniz buradan 15 dakika yürüme mesafesindeki Arkeoloji Müzesi’nden edinebilirsiniz.” dedi. Dilemeyiz canım gişe görevlisi! Bilse oraya ne koşullarda gelmişiz, bilse bizi geldiğimiz yöne geri gönderiyor, hiç öyle seçenek sunar mı canım gişe görevlisi? Sunmaz ama bilmiyor. Müzekartımı yenileme bahanemi gişeye gömüp bana bilet, arkadaşıma tam müzekart aldık.

İki binadan oluşan müzenin ana binasına girip gezmeye başladık. Eserler sahiden güzeldi. “Oradaki hayvan ne ola ki? Bunları böyle buldukları gibi mi getirmişler, yoksa mozaikleri tek tek söküp numaralandırıp yeniden plakalar üzerine mi yerleştirmişler?” şeklinde beyin fırtınası yaparken aynı anda yalnızca 5-10 ziyaretçinin bulunduğu binada, bir görevli epey uzak bir mesafeden bize seslenip “Hebelebeyi hötmek istiyorsanız gelin, daha sonra tek başınıza göremezsiniz.” dedi. Birbirimize baktık, bir şey konuşmadan adamın olduğu tarafa koştuk. Biz gidene kadar adam yanında iki kişiyle birlikte bir duvarın içinden geçip kayboldu. Yaklaşınca gördük ki içinden geçtiği duvarda birbirinden karanlık iki koridora giriş var. Tam “Hadi bakalım! Hangisinden gireceğiz şimdi?” diye dertlenecektim ki arkadan başka bir görevli “Soldakinden girin.” talimatını verdi. Hızlıca ilerlerken “Ayy siz de mi geldiniz? Gelin gelin, korkuyorum ben.” diyen bir genç kızın sesini duyduk. Gelmez olur muyuz hiç ya? Ya biz nasıl gelmeyiz söyler misin bacım? Seni neden yalnız bırakalım bu zorlu yolda? Görevlinin neyi ne yapmak ister miyiz diye sorduğunu bile anlamamışız. Teklifi duyunca anlamaya çalışmadan koşmayı bırak, uçarak gelmişiz. Kapkaranlık bir koridordan, karanlık bir odaya girmişiz. Neyi görmeye ya da ne yapmaya geldiğimizi bile bilmiyoruz, kız bize “İyi ki geldiniz!” diyor. Adam orada bizi kesmeye niyetlense, sesimiz çıkmaz. Çok istekli geldik çünkü asdaffsdsgdgs 😀 Bir anda ışıklar hafif hafif açıldı. Bizi gördüğüne inanılmaz sevinen kızın yanında arkadaşını da gördük. Sağdan sola; müze görevlisi, bizi gördüğüne inanılmaz sevinen kızla arkadaşı, arkadaşımla ben odanın ortasında ip gibi dizilmiş, ışık açılınca ortaya çıkan mozaiğe bakıyoruz. O an için, tanımadığımız kızlarla güvenlik görevlisinden bizi ayıran en önemli fark, bizim neye baktığımızı bile bilmiyor olmamızdı. Peki, bunlar neden bir şey konuşmuyor veya yapmıyordu? Daha fazla duramadan mozaiğe 1-2 adım yaklaştım. Oldukça küçük ama etkileyici bir şeydi. Işıklar hafif hafif sönmeye başladı. Girmediğimiz karanlık koridordan çıktık. Girdiğimiz karanlık koridorun hemen yanında bir açıklama bulduk. Baktığımız mozaiğin adı “Çingene kızı” idi. Bunun görselini ve ayrıntılı bilgisini paylaşmayacağım. Ben o kadar zahmet çektim, merak eden açsın kendi araştırıp bulsun. Emek şart, emek!

Müzenin ek binasına girdik. İçeride bizden başka ziyaretçi olmadığı gibi, görevli namına da kimsecikler görünmüyordu. Derken ağlama sesine benzer sesler geldi. Biz “Çocuk mu var acaba?” diye sesli düşünürken camlı bir bölümün arka tarafında 7-8 yaşlarında çete üyesi tipli üç erkek çocuk gördük. Onlar durdu, biz durduk. Çocukların hal ve hareketlerinden tedirgin olmuştum. Ne yapmamız gerektiğini düşünmeye çalışırken onların olduğu tarafa doğru bir adım attım, bunların lideri görünümlü olan çocuk arkasına dönüp bir şeyler dedi, koşarak binadan çıktılar. Onların olduğu tarafa doğru ilerledim, aşağıda bunları kovalayan güvenlik görevlisini gördüm. Kahkaha atasım geldi ama müzede olduğumu hatırlayıp edebimle sustum. Sessiz güldüm.

Müzeden çıktık, müze mağazasında bu oğlanlarla karşılaştık. Onlar bizi tanımazlıktan geldi, biz onları tanımazlıktan geldik. Yardımsever gişe görevlisinin yardımseverliğini sömürürcesine gidip güvenli bir dönüş güzergahı sorduk. Gerçekten yardımsever birisi olacak ki yolu tarif etti. Arkamızdan sövdüyse bilemem. Yolumuza gittik. Artık akşam olmak üzereydi. Dönüşümüze çok zaman kalmamıştı. Otobüsten şehir merkezinde indik. Yemek yemek üzere, yine haritalar uygulamasının yardımlarıyla, yine gelmeden önce çokça methedildiğini tespit ettiğim bir yere doğru yürümeye başladık. Yürü yürü bitmek bilmeyen yolumuza, oraya özgü ürünler satan dükkanların vitrinlerine baka baka devam ettik. Nihayet tabelaların yönlendirmeleriyle çok meşhur lokantayı bulduk. Dışarıdan tam bir esnaf lokantası gibi görünen yere adım atar atmaz bizi içyağı kokusu kucakladı. Kararlıydım, kusmayacaktım. Ne yiyeceksek onu yiyip çıkacaktık sonuçta. Uzun süre oturulup vakit geçirilecek bir yer değildi. Hem geçirecek çokça vaktimiz de yoktu. Derken hayli yapılı bir abi yaklaştı, ne alırız diye sordu ve “Sadece kıyma, tavuk, Urfa kaldı.” diye de ekledi. “Sadece kıyma, tavuk, Urfa mı kaldı?” diye tekrar edip teşekkür edip çıktık. Allahık iyi ki sadece kıyma, tavuk ve Urfa kalmıştı. Yoksa gerçekten kusabilirdim. Yalnız ufak bir sorunumuz vardı. Akşam yemeği için alternatif mekan bakmamıştık. Adım atacak takatimiz kalmamıştı ve zaman aleyhimize işliyordu. Derhal bir yer bulduk. Oraya gitmek üzere otobüse bindik. Mekana vardık. Yuvalama çorbası ve soğan kebabı denedik. Soğan kebabını sadece deneyebildim gerçekten; çünkü kuvvetle muhtemel koyun etinden yapılmıştı. Koyun eti normal şartlar altında bile yiyebileceğim bir şey değilken, ilk gittiğimiz yerdeki içyağı kokusunun üstüne daha da yiyemeyeceğim bir şey haline gelmişti. Ha derseniz ki “Ne işin var o zaman Antep’te?” O da benim küçük bir sorunum işte. Merak ediyordum. Gittim, gördüm, merakım geçti.

rögar.JPG

Attığımız 21.000 civarı adımın üstüne ilk hedefim uçakta uyumaktı. Ön koltukta yol boyunca yalnızca ara ara 1-2 dakika susan bebeğin ağlamaları ve bol türbülans eşliğinde geçen yolculuğun sonunda bayılmamak için zor direniyordum. “Ebedi istirahatgahım olur mu?” endişesiyle bindiğim Havabüs’te gözümü kapatıp ağzımı açmak suretiyle kış uykusuna yatmış gibi uyudum. Kadıköy’de uyandırılmasam sabaha kadar yolcularla Sabiha Gökçen – Kadıköy arasına git-gel yapabilirdim. “Gaziantep’e gitmenizi tavsiye eder miyim?” sorusunun cevabı yukarıdaki fotoğrafta gizli. Zeugma Mozaik Müzesi’ne doğrudan uçuş bulabiliyorsanız oraya gidip Çingene kızı mozaiğini görebilirsiniz. Oradan da doğrudan araç bulabiliyorsanız şehir merkezinde yuvalama çorbası ve katmer deneyebilirsiniz. Sonra da ortalıkta çok fazla vakit geçirmeden evinize dönebilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s