Bayan hastalığı mı?

Liselerdeki hazırlık sınıfının henüz kaldırılmadığı bir zamanda liseye başladım. Okulun içi de dışı da labirentten halliceydi. 3-4 farklı merdiven vardı ve hangisinden inince hangi kapıya çıkacağımızı çözmek günlerimizi almıştı. İlk gün yapılan törende, lisenin yıllar yıllar önce bir müzik öğretmeni tarafından yazılıp bestelenen marşı okundu. Kendileri marşa eşlik ederken bizim alık alık etrafa baktığımızı gören üst sınıflar “Bebelere balon” nidaları ve pis sırıtmalar eşliğinde bizi karantina katına uğurladı.

Karantina katı diyorum; çünkü aynı yıl başlayan 150 civarı öğrenci altı şubeye bölüştürülmüş, hepimiz aynı kata konmuştuk. Bizim olduğumuz kata da hazırlık sınıfları dışında sadece bir sınıf verilmişti. Alan seçiminde yabancı dil seçtikleri için kader onları, en üst kata, bizim yanımıza sürgüne göndermişti. 10-15 kişi ya var ya yoklardı. Bir açıdan bakılınca biz onların yanına staja gönderilmiş gibiydik. Okulla ilgili yazılı – çizili olmayan kuralları onlardan öğreniyorduk. İlk günler ders – teneffüs ayrımı olmaksızın düzensiz aralıklarla çalan yangın alarmıyla irkildik sık sık. Alarm ilk çaldığında, herkes koridordayken, bıyıklı, tanımlaması güç bir esmerlikte, çatık kaşlı, kısa boylu bir adam geldi. “Bu alarmı (ikinci a’yı inceltme olmadan kaba kaba telaffuz ediyordu) kim çalıyoaağ?!” diye bağırmak suretiyle koridoru bir ucundan diğer ucuna arşınladı. O bunu yaparken sınıfların kapıları önünde biriken kalabalıklar hızla sınıflara doluştu. Adamdan inanılmaz ürkmüştük. Sonradan bizim kattaki yabancı dil sınıfı mensuplarından edindiğimiz bilgiye göre; lakabı İbo olan, baş müdür yardımcımızdı. Adam sanki yüzyıllardır o okulda müdür yardımcısıydı da yine yüzyıllardır müdür olan diğer şahıs makamı terk etmediği için bir türlü terfi alamıyordu. Diğer yandan, kendisinden sonra göreve gelen iki müdür yardımcısından da kıdemi dolayısıyla ayrılmak istenmişti. Adeta kişiye özel kadro açılmıştı okulda. Baş müdür yardımcısı da ne olaydı ki?

İşte bu sorunun cevabını dört yılda sindire sindire öğrenecektik. Okul sınırları dahilinde herhangi bir yerde, herhangi bir anda toplu olarak aynı yöne koşan öğrencileri görünce, ne olduğunu hiç sorgulamadan ve zaman kaybetmeden onlara katılıp aynı yöne koşacaktık. Koşarken, bir yandan gömlekleri pantolon – etek içine sokmayı, kravatı yukarı çekmeyi, varsa iki kulaktaki küpeleri aynı anda kulakları parçalarcasına çekiştirip çıkarmayı, açık saçı toka olmaksızın toplamayı öğrenecektik.

İlk haftanın cuma günü karnıma feci bir ağrı girdi. Öğleden önceki derslerden birindeydik, teneffüse çıktık ama mümkün değil, sonraki derse girebilecek durumda değilim. Henüz kimsenin kimseyi pek tanımadığı sınıfta kızlardan biri çözümü, beni baş müdür yardımcısı İbo Bey’in odasına götürmekte buldu. Başka öğrencileri azarlamasını bitirmesini bekledikten sonra, ben konuşacak durumda olmadığımdan mütevellit, refakatçi arkadaş sebeb-i ziyaretimizi nakletti. “Haa”, “hıı” diye diye dinleyen adam bana dönüp sesini kıstı ve hayatım boyunca unutmayacağım o soruyu sordu: “Bayan hastalığı mı?” Yaklaşık üç saniye kadar düşündükten sonra neyi kastettiğini idrak edebildim, kızla göz göze geldik ama gülemedik. Benim zaten ağrıdan takatim yok gülmeye ama asıl ve en mühim engel adamdan Azrailmiş gibi korkmamız. “Öyleyse burda onun ağrı kesicisi var kızım, vereyim?” dedi. “Yok hocam, ondan değil” dedim. Kızı sınıfa gönderdi, bana telefonun ahizesini uzattı, annemi arattı. “Söyle, gelsin seni alsın” dedi. Kesilmeyi bekleyen kurbanlık gibi, annemin beni almaya gelişini o odada bekledim. Konuşsan konuşacak konu da yok, cesaret de, güç de. Okula da yabancıyım. Neyse ki bir süre sonra, odanın hemen karşısındaki sınıfın hocası gelmeyince sınıfın azıtma sesleri geldi. İbo Bey de durur mu? Koştu, beş adımda sınıfa vardı, bağırtıları odaya ulaştı. Korkum arttı, evimizin yakın olması sayesinde annem beklediğimden erken geldi. Birlikte adamın bağırtılarını dinledik, bence o da korktu.

Derken İbo Bey odasına teşrif etti. Annemle memleket muhabbeti falan yaptı. Sonra yine bana döndü “Kızım sen sabahları kahvaltı yapıyor musun? Bu sabah ne yedin?” dedi. Adamın normal konuşması zaten azarlama gibi, bir de ben hastayken ilaveten hassaslaşıyorum. Bu aşamayı geçmedik mi biz hocam? Soracağını sordun, alacağın cevabı aldın. Annem gelmiş şurada, sal bizi de evimize gidelim. Tabii bunlar anca benim hayal dünyamda olabilirdi. Onun belli ki nasihat veresi gelmişti. “Mısır gevreği yedim hocam.” Dedim, demez olaydım.

mısır gevreği

Hep bu anı beklemişçesine, taramalı tüfek gibi saydırdı: “Kızım o nedir öyle pis pis şeyler yiyorsunuz? Öyle olur mu? Bak, ben sabah çorbamı içmeden hiçbir yere gitmem. Sen de düzgün kahvaltını yap öyle çık kızım. Söz mü?” diye süregiden monologa, arabanın ön camına konmuş, araba hareket ettikçe oynak başı yukarı aşağı hareket eden süs köpeği gibi kafa sallıyordum. Monolog bitince, sözünü aldı, bizi azat etti. Kahvaltıda çorba içen insanların olduğunu öğrendiğim o günden sonra korkudan ekmek, peynir, zeytinle klasik Türk kahvaltısı yapmaya başladım. Öyle bir başladım ki o günden bugüne tam 16 yıl olmuş. Benim bu 16 yılda kahvaltı yapmadan evden çıktığım gün sayısı epey azdır. Ufak bir sorun var. Son zamanlarda evden çok erken çıkmam gerektiğinde mısır gevreği yiyebiliyorum ve her yediğimde aklıma İbo Bey geliyor. Sanki duysa yine o günkü gibi kızacak. Vicdan azabım mısın İbo Bey 😦

*Fotoğraf: http://www.fitday.com/fitness-articles/nutrition/healthy-eating/healthy-breakfast-corn-flakes-vs-shredded-wheat.html

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s