Ayranı yok içmeye…

Biz metroya binmek için dakikalarca bekleyip, gelen ilk metroya binemeyip, ikincisini beklemek durumda kalıp, ona da şansımız yaver giderse binelim, o vagonlarda oksijensiz solunum yapmak suretiyle hayatta kalma mücadelesi verelim, 153’ü arayıp durumu ilettiğimizde “Araçlarımız arasındaki süre, sayısal veriler ve sahada yapılan gözlemler sonucunda belirlenmektedir.” gibi “Peki buna kim inanır?” dedirtecek cinsten cevaplar alalım, yetkili şahıslar başka meşgaleler bulsun kendine.

Okuldan çıktık, zorlu şartlarda havalimanı metrosunun bir vagonuna kapı kapandığında yüzümüz yapışacak şekilde bindik. Bir sonraki istasyonda inen olmazken yeni yolcular bindi. “Nereye biniyorsunuz ya yer mi var helelölö” şeklindeki çıkışıma, boyu benimkinin bir buçuk katı kadar olan iki abiden biri “Otogarda boşalıyor zaten yeağ” diye karşılık verdi. ” Hee tamam o zaman ya!” diyerek tavrımı sert bir şekilde koydum ama oralı olmadılar pek. Gerçi bu vücut bütünlüğüm açısından isabetli bir karar olmuş olabilir 🙂

Otogarda boşalan vagonda oksijen oranı artınca kafam biraz daha yerine geldi. Ondan ona, ondan ona, aktarma yapa yapa, günlük olağan son toplu taşıma aracım olan belediye otobüsüne bindim. “İlerler misiniz bayan?” sorularına maruz kalmamak için çoğunlukla yaptığım gibi, en arka kapının önünde konuşlanmak üzere ilerledim ki ne göreyim? Otobüsün en arkasındaki, gidiş yönünün tersine bakan koltuklardan koridor kenarındakilere oturmuş, liseli olduğunu tahmin ettiğim iki arkadaş, tek kulaklığı paylaşmış, kulaklığın bağlantı noktası da koridorda havada, öne arkaya sallanıyor. İnsanlar geçerken istiflerini bozmadılar, onlar da nasıl değişik insanlarsa ses etmeden kulaklığın altından geçtiler. Ben geçerken “Hayırdır, bu ne rahatlık?” minvalinde rahatlarını bozacak bir şeyler söylemeye kararlıyken, ne oldu o esnada bilmiyorum, bir tanesi oflaya puflaya yerinden kalktı. Böylece kulaklık engeli ortadan kalktığı için rahatça ilerleyebilecektim. Oturmaya devam eden ergen, ben daha geçmeden önce, diğerinin kalktığı yere poşetlerini koydu. Bu, onların dilinde “Arkadaşım sırf siz rahat rahat geçin diye rahatını bozup yerinden kalktı. Gaza gelip de yerine oturmayın. Siz geçtikten sonra yeniden oraya oturacak.” demek oluyordu sanırım. Ben de durur muyum tabii, hemen “Zaten ben oturmayacaktım.” bakışı atıp hızlı adımlarla her zamanki yerime geçtim, ayakta dikildim. Oflayan ergen, diğerinin talimatı üzerine poşetle rezerve edilen yerine oturdu.

“Bunlar ne yiyor, ne içiyor da bu kafaları yaşıyor acaba?” diye düşünürken kısa mesafem bitmiş, ineceğim durağa gelmiştim. Benden mutlusu yoktu. On dakika yürüme mesafesinden sonra evimde olacaktım ama önce “Dur” düğmesine basmalıydım. Düğmeye bir şey olmuştu, basamadım. Sonradan anladım ki basmaya çalıştığım şey “Dur” düğmesi değildi. Onun hemen altına, aynı iğrenç sarı renkte, daha irice bir parça yerleştirmişler. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, iğrenç sarı renkli irice parçadan, poşetle koltuk rezerve eden, yol boyunca tesbih sallayan asap bozucu ergenin elindeki telefona uzanan bir kablo olduğunu gördüm. Oha! Yok artık! Usb girişiymiş o yeni eklenen parça. Her rengi boyamıştık da bir fıstıki yeşilimiz kusur kalmıştı. İstanbul trafiğinin en mühim eksiği de tamamlanmış çok şükür. Doya doya telefon şarj eder, güle eğlene durak kaçırır cümle alem.

usb

*Fotoğraf: http://www.teknotalk.com/japonya-toplu-tasima-araclarinda-usb-sarj-donemi-52936/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s