Tasmasız çıkmam abi

Duygusal zayıflığı Nirvana’ya yakın seyreden kardeşimin aklı da onunla yarışır seviyedeydi. O ilkokula yeni başlamışken ben ortaokula geçiş hazırlıklarında, tam karşı sınıfındaydım. Şimdi şimdi sorgulayınca daha iyi ayırdına varıyorum bir gerçeğin. Dört yıl eğitim gördüğüm okuldan o yıl alınıp kardeşimin başlayacağı okula yazdırılmam benim iyiliğim için olamazdı. Öyle olsaydı, birinci sınıfı okutan öğretmenim ikinci sınıfa geçtiğimde bizi bıraktığında, o olmadı, ikinci sınıfı okutan öğretmenim üçe geçtiğim yıl bıraktığında, o da olmadı, üçüncü sınıfı, biri nevrotik bozukluklar gösteren, üç ayrı öğretmenle tamamladığımda beni o okuldan almış olmalılardı. Her şeyin yoluna girmeye başlar göründüğü dördüncü sınıftan sonra değil, değil mi? Belli ki, kardeşimin fahri veliliğini yapmak üzere yeni okula alınmıştı kaydım.

Görevimi layığıyla yerine getirmekte üstüme yoktu. Acıkınca veya bir eksiği, gediği, bir derdi olunca soluğu bizim sınıfta alıyordu. Takip eden yıllarda da, en büyük ablasıyla aşağı yukarı aynı engin sorumluluk duygusuyla devam edecekti hayatına. Nasıl olsa ikisinin de arkasını toplayan birileri olacaktı hep etraflarında. Biz ortancaların payına düşecek baht ve bal, o ikisine eşit olarak dağıtılmış olabilirdi. Neyse konu bu değil. Kendime ait bir kimliğim bile yokmuşçasına, kardeşimin peşinden ayrılmayan sınıf arkadaşı, arkadaşlarımın yanında bana “göslüklünün ablası” diyordu. Hayır, bunu dalga geçmek için yapmıyordu. Ben, o okulda, o kız için, çok sevdiği göslüklü arkadaşının ablasıydım. “Göslüklünün ablası, göslüklü bugün gelmeyecek mi?” Gelmeyecek efendim! Benim de kendime göre bir sosyal çevrem, ders aralarında birlikte ip atladığım, kına gecesi organizasyonları düzenlediğim sınıf arkadaşlarım, her adımını takip etmek için özel çaba sarf etmem gereken bir platoniğim var. Paşanızın özel kalemi miyim ben? Düz, sıradan bir ablayım, abla! Üstelik bir adım var. Hatta iki adım var, tamam mı!

Acıkması bitse muhakkak başka bir derdi başlayan kardeşim, sınıfın kapısını öyle sık aşındırıyordu ki öğretmenim ve sınıf arkadaşlarım kendisini yakinen tanıyordu. Bir gün yine sınıfa daldığında öğretmen içerideydi. Derse başlamak üzereydik. Gözlüklü olduğu kadar utangaç da olan kardeşim, öğretmeni içeride bulmayı beklemiyor olacak ki, dünyanın en masum insanı kendisiymiş, evde sırtımda davullar çalan o değilmiş gibi, sesi içine kaçarak “Şey, burada terelelliden hallice diye bir kız var mı?” dedi. Haliyle tüm sınıf güldü. Ben utanmakla meşgul olurken keşke o da arkasına bakmadan kaçsaydı… Kaçmadığı yetmiyormuş gibi susmadı da. “Var. Ne olmuş terelelliden halliceye?” diye soran öğretmenime “Şey tasmasını evde unutmuş da…” dedi elinde duran taysımı öne doğru uzatarak. Ne yer yarıldı, ne ben içine girebildim. Havada uçuşan kahkahaların arasından sıyrılamadan, kapıda dikilen kardeşimin yanına gidip taysımı aldım. Tays dedikleri, gömleğin yakasına taktığımız, üzerinde okulun logosu ve adı olan, iki ucundan ip sallanan, yuvarlak metal bir aksesuardı. Tays saçmalığını kim, neden icat etmişti ki sanki! Lacivert önlükle beyaz yakanın suyu mu çıkmıştı? Bu olay, o gün orada yaşandığıyla kalmayacak, ortaokulu da birlikte okuyacağım sınıf arkadaşlarım, uzunca bir süre, akıllarına her geldiğinde “Tasman nerde terelelliden hallice? Meheheh!” diye dalga geçecek, gururumu incitecekti 😦

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s