Limon aromalı çay

Mesai bitimine 1-2 saat kalmıştı. Son bir çay içesim geldi. Zaten rica minnet çay getiren abla (Buradan sonra ona cadı abla diyeceğim. Kendisinin, kendi su kabımı yıladığımda bile, özel alanını işgal etmişim gibi bana çemkirmişliği var. Onun mutfakta işi varken biz girmeyelimmiş. Oldu, tamam!), mesai bitimine yakın mümkün değil, öyle çay servisi falan yapmazdı. Normalde iki ayrı çay yapılıyordu. Ofis epey kalabalık olduğu için biri biz sıradan insanlar için kazanda. Diğeri, üstün yetenekleri olan üst düzeyler için elektrikli çaydanlıkta. Ben “Ne haddime?” diye düşünüp çaydanlıktan almaya hiç kalkışmazdım bile. O gün ne düşündüysem demlikten demi aldım, kazandan suyu. Kafam yine zehir gibi çalışmış çok şükür. Oturdum masaya, çaydan bir yudum aldım. Tadında bir tufahflık vardı ama ne olduğunu çözemedim. Bir yudum daha aldım. Ekşimsi, limon gibi bir tat.

Mutfağa gittim, cadı ablayı buldum. “Çaydanlıktaki çayda bitki çayı falan mı vardı?” dedim. Yokmuş. “E bunda bir tat var.” dedim. Çayı nereden aldığımı sordu. İleri zeka ürünü harmanımı anlattım. Ufak çaplı bir çığlık attı cadı abla. Kazanı temizliyormuş. “Çamaşır suyu vardı onun içinde.” dedi. Ben ortalığı ayağa kaldırdım tabii bemen. Başka içen var mıydı diye sordum, soruşturdum. Rahatlıkta çığır açmış bir arkadaş “Haa çamaşır suyu muymuş o ya? Ben de diyorum o tat ne.” dedi. “İyi bari, yalnız değilmişim.” sevinciyle “Peki bize şimdi ne olacak?” çaresizliği birbirine karıştı. Rahatlıkta çığır açan arkadaş rahatlıkta sebat ederken, ben tam bir panik ataklının atak geçiren haliydim. Bir arkadaşı refakatçim olarak seçip kurum doktoruna pasladılar beni. “Gitsin de bir sussun. İki dakika da olsa kafa dinlemiş oluruz.” diye de düşünmüş olabilirler. Cadı abla bizi çıkarken gördü. “Bir şey olmaz ya, durulama suyuydu o.” diye aklınca beni teskin etti. Bir rahat da bu!

Doktora mezar seviyesinde ofis vermişler. -1 veya -2. kata indik. Anlattık durumu. Ben tabii yine ağlamaklı beklemedeyim “Ne diyecek acaba? Midemi mi yıkayacaklar şimdi? Daha endoskopiye de yeni girmiştim. Bir daha mı gireceğim?” gibi sorular beynimde oynaşırken. Adam yüzüme baktı, “Şimdi evimize gidiyoruz. Dişimizi fırçalıyoruz. Suyumuzu içiyoruz. Başka da bir şey yapmıyoruz.” Odadan çıktık arkadaşımla birlikte. Birbirimize “Ne dedi bu la?” bakışı atıp gülmeye başladık. İçim yine de kan ağlıyordu. Böyle bir durumda, tek doktorun söylediğiyle yetinecek kadar acemi bir hasta değilim. Ofise dönerken, “İş çıkışı eve yakın bir hastaneye giderim.” diye kafamda kurmuştum bile. Deniz seviyesine çıkmadan evvel, ilk gördüğüm tuvalete girip ağzımı çalkalamaya karar verdim. O arada başka bir abla temizlik yaparken konuşmalarımızı dinlemiş. “Ay bugün cuma, kireç sökücü olmasın kazana koyduğu.” dedi. Bağlantı falan kurmaya çalışmadan yeni bir atağa soyundum. Kesin kireç söküüydü o, kesin. Zaten daha önce çamaşır suyu mu içtim. Tadından nasıl emin olayım çamaşır suyu olduğuna? Sırayla mı gönderiyorlar sizi bana!

Ofise çıktık. Mesai bitimine az kalmıştı zaten. O süre nasıl geçti bilmiyorum. Servisten iner inmez hastaneye koştum. Hızla işlemleri yapıp acildeki doktorun odasına koştum. Sıkıştırılmış bir özet geçtim. Bu, kurum doktorundan daha ciddiye almış givo dinliyordu beni. Evet, kesinlikle öyleydi. Hemen anlamıştım bunu. Anlatacaklarım bitti. Şimsi konuşma sırası ondaydı. Heyecanla korku karışımı bir hisle hazır ol pozisyonunda bekliyordum. “Hmm biz buna bilmem ne bilmem ne diyoruz. Korkmana gerek yok. Sade dondurma ye. Su iç. Bir şey olmaz.” dedi. “Çamaşır suyu karıştırılmış temizlik suyunu bile değil, onun durulama suyunu içmişsin. Koca kazan. Çamaşır suyunun seyreltilmişinin seyreltilmiş halinden bahsediyorsun. Ne olabilir ki?” demeye getiriyor olabilirdi. Bu aşamada biraz üzüldüm açıkçası. Çamaşır suyuna neden beyaz kalıp sabun muamelesi yaptıklarını anlayamıyordum. Biraz ciddiyet lütfen! Kabullenilmiş çaresizliğimle çıktım, eve gittim.

Pazartesi sabah ofiste cadı abla beni görünce heyecan yaptı. “Ne yaptın? Nasıl oldun? Bir şey olmadı değil mi? Doktora gittin mi?” diye soru yağmuruna tuttu. Bu da bir cinsti. Ona da ayrıca anlam veremiyordum. Cuma pek bir rahattın, şimdı ne oldu da bir anda ilgini çekti durum? Pek bir ciddileştin, hayırdır? Dönüp bana “Ay o durulama suyu değildi. Korkudan diyemedim ben sana. Çamaşır suyu vardı onun içinde. ‘Kıza bir şey oldu mu acaba?’ diye içim içimi yedi.” dedi. Sağ ol be! Demek ki tuz ruhu koysa, korkudan onu da söyleyemese, ben de “Aman ne olacak?” diye  düşünüp doktora falan gitmesem… Arkamdan “İyi bilirdik.” der miydi ki? Kadındaki kafa maşallah pırıl pırıl.

Bu arada o cuma akşamı cadı ablaya söylendiler birazcık. Hamile bir arkadaş vardı ofiste. O içse daha çok üzülürdüm. Bu olaydan sonra, kazan temizlendiği zaman üzerine bir uyarı yazısı asılmasına karar verildi. Cadı abla o uyarıyı, kazanın musluklarına kağıt havlu sarmak suretiyle tatbik etti. Kadının kafa değişik. Yapacak bir şey yok. O günden bana yadigar kalan bir paranoyam oldu. Bir şey içmeden evvel köpek gibi kokluyorum. Koku veya tadında bir abukluk sezersem hemen soruyorum. Sorma imkanım yoksa veya çok işkillenmiş ve cevaptan tatmin olmamışsam bir yolunu bulup döküyorum veya içmeden bırakıyorum. Teşekkürler cadı abla. İşten çıkarılmışsın. Sevinmedim ama öyle çok da üzülmedim. Kusura bakma.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s